Yaşadıklarından öğrendiği bir şey var vardır Behramoğlunun.. Ve yıllarca devlet erkânı ile yaşamaktan da benim öğrendiğim bir şey vardır...
68
kuşağı 2000 yıllarda yaşayan gençlerin hiçbir şeyden haberi olmadığını
savunurlar. Özellikle darbe görmüş olmadıkları için dünyadan bir haber
olduklarını da düşünürler. Amma velâkin
gelin görün ki 2000 kuşağı da meğer darbe içindeymiş de haberi yokmuş…
Son
günlerde kamuoyunun gündemine “balyoz” gibi inen darbe iddiaları her ne kadar
“tineyç” diye tabir edilen yeni yetme gençleri yani 2000 kuşağını
ilgilendirmiyorsa da eminim 90 kuşağını etkilemeyi başarmıştır.
Ben
80 kuşağıyım… Son ihtilal olduğunda, askeri bir aracın ne olduğunu bile bilecek
yaşta değildim. Okul kapılarında konuşlanmış tankların okula giden ağabeylerimizi
kötülüklerden korumak için geldiğini sanırdım. Askeri araçlar arasından evine,
işine giden insanların ürkek bakışları hatıralarıma, yanmış sakıncalı
romanların isi, kokusu üstüme sinmesine
rağmen, 80 ihtilali yerine doğuştan
içime kazınan ve itina ile geliştirilen merhamet damarlarımdan beklide, siyaset
bilimi ders kitaplarından bildiğim 60 ihtilali daha çok etkilemiştir. Ders kitaplarının satır aralarında ince ince
hissettirildiği gibi 60 ihtilalinin askere tanınmayan maddi imkânlar nedeni ile
olduğunu düşündüm hep… ve Alparslan
Türkeş’ten her bahsedilişinde sanki biri görecekte ayıplayacakmış gibi gizli
gizli “ironi “ diyorum… Öyle ya 27 Mayıs
1960 Cuma sabah saat 5.25’de radyoda darbe bildirisini okuyan Kurmay Albay
Alparslan Türkeş, 20 yıl sonra bir başka ihtilal ile tutuklanmış (meslektaşları
tarafından) ve idamla yargılanmıştı. Neyse ki vatanın evlatlarına tüm
gaddarlığını sergileyen cuntanın merhameti tutmuş müebbet hapse çevrilmişti…
Darbe
iddialarını değerlendirmeye almak için Türkiye’de askerin sivile müdahalesinin geçmişine
şöyle bir bakalım önce;
TARİH
MÜDAHALE
KİM TARAFINDAN
GÖREVDEKİ HÜKÜMET
1957
Darbe girişimi
Bir grup subay
DP
27 Mayıs 1960
Darbe
Bir grup subay
DP
22 Şubat 1962
Darbe girişimi
Bir grup subay
CHP
20 Mayıs 1963
22 Şubatın devamı
Bir grup subay
AP
20 Mayıs 1969
Darbe girişimi
Bir grup subay
AP
9 Mart 1971
Darbe girişimi
Bir grup subay
AP
12 Mart 1971
Muhtıra
Genel Kurmay Başkanı
AP
12 Eylül 1980
Darbe
Genel Kurmay Başkanı
AP
28 Şubat 1997
MGK Bildirimi
Genel Kurmay Başkanı
Refahyol
27 Nisan 2007
Genel Kurmay Basın Açıklaması
Genel Kurmay Başkanı
AKP
Görüldüğü üzere askerin sivil
yönetime müdahale yöntemi geçen yıllar içerisinde değişiklik göstermiştir. Detaya inip baktığınızda pek çok kere darbe
planı yapılmış ise de muhtelif sebeplerden başarılı olunamamıştır. Genel Kurmay 12 Eylül haricinde darbeyi
önleyen, gerekiyorsa sadece uyarı yapmayı uygun bullan makam olmuştur. Darbe planlayıcı cunta genelde Albay
düzeyindeki subaylardır. Bazen Genel Kurmay Başkanının ya da ordunun genelinin haberi olmuştur bazen olmamıştır. Kimisi "bırakın bu işin peşini" demiştir. Kimisi görmemezlikten gelmiştir. Tablonun
en ilgi çeken tarafı ise askerin bütün müdahalesi ve müdahale girişimlerinin
sağ partiler hükümette iken yapılmasıdır.
Sadece 1962’de yapılan darbe girişimi sol parti hükümette iken yapılmış
ancak Genel Kurmay tarafından s"ol bir partiye darbe yapılmak istenmediğinden"
engellenmiştir. Tabloda açıkça görülen
bu unsur akıllara şu soruyu getiriyor;
asker sol parti eğilimli mi? Kim
bilir belki yürüyüş kararında her sol adımda "sol! sol!" diye bağırılmasının nedeni de
budur… Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un,
“Askerlere, ‘Allah Allah' diye hücum emri veriyoruz” demesiyle bu bağlantı
arasında çokta bir fark yok aslında. Çünkü daha dün Yüksek Askeri Şura
kararlarıyla ordudan atılan askerlerin esas atılma sebepleri; evlilik
yüzüklerini gümüş tercih etmeleri, namaz kılmaları ya da eşlerinin kapalı
olması… Evet, şanlı ordumuz hücuma “Allah! Allah” nidaları ile gider… Bu Türk Ulusu müslüman olduğundan beri böyledir… Değiştirilemez bir mihenk taşı gibidir adeta… Gelenekselleşmiştir. Türk Ulusu savaşta canını "Allah" uğruna verdiği için "şehit"tir...
Sayın
Başbuğ bir dahaki konuşmasında standart askerlik diyaloglarından biri olan
yemeklerden önce bütün bölüğün “tanrımıza
hamdolsun” diye bağırmasını da dile getirebilir. Bakın biz tanrımıza şükür bile ediyoruz o
kadar dindarız yani babında… Nede olsa birebir
Türkçesi "Allah’a şükürler olsun”
olan "el-hamdu lillah”ın askeri versiyonudur kendileri... Tam Türkçesi
bile değildir yani. İşte başka bir
ironi; hücuma geçtiğinde “Allah” lafzını söylemekten çekinmeyen ordu yemeklerden
önce “Tanrı” demeyi uygun görmüştür… Üstelik arapça olan "hamd" kelimesini değiştirmeye tenezzül etmezken... Benim bildiğim Hıristiyanların yaradana hitap şeklidir bu! Müslümanların değil!
Genç
Bahriyelilerin çıkardığı Pusula Dergisi'ne Deniz Kuvvetleri Komutanı
görevindeyken verdiği röportajda “Kendinize ileride faydalı olabileceğine
inandığınız notlar tutun, mümkünse günlük tutun. Bu okulda bizden çok
büyüklerin yani bizim hocalarımızın yetişme şeklinde günlük mecburiyeti
varmış, günlük tuttururlarmış. Bunun kıymetini çok sonra öğrendik. Bir kere, en
basit faydası nesillerin devamında. Mesela ben oturup 1975 senesinde gemide II.
Komutanlık hatıralarımı eğer bir kenara günlük olarak yazamamışsam hepsini
hatırlamam mümkün değil. Ama yazdıysam her hadiseyi boştan aşağıya hatırlarım
ve bunları bir hatıra olarak yazdığım zaman sen okuyacaksın, herkes okuyacak ve
herkes bir hatıradan bir olaydan kısmetini olacak ve göreceksiniz o senelerde
insanlar nasıl yaşıyorlarmış, neler düşünüyorlarmış?” diyerek günlük
tuttuğunun ve bir gün bu günlükleri birilerinin okuyacağının açık sinyallerini
veren Emekli Oramiral Özden Örnek, günlüğünün meydana çıkmasından sonra CNN
TÜRK´e ´Komutanlığım döneminde hiçbir zaman günlük tutmadım. Böyle bir günlüğüm
mevcut değildir. Haberler tamamen uydurmadır´ diyebildi.
Oysaki
Alper Görmüş hakkında darbe günlükleri yüzünden "iftira ve neşren
hakaret" davası açmış mahkeme dolaylı yoldan da olsa günlüklerin Özden Örnek'e
ait olduğunu kabul etmişti. Yıllar sonra
16 Mart 2009 günü tempo24.com.tr internet haber sitesinde yayınlanan ve Mustafa
Balbay'ın bilgisayarından elde edilen günlükler de, emekli Oramiral Özden
Örnek'in günlüklerini teyit eder mahiyette idi.
Özden
Örnek ile Mustafa Balbay’ın ortak fikir birlikleri darbe ile yeterli kalmıyor. Örnek’in sinema yönetmeni olan oğlu Tolga
Örnek’in çektiği ve her ne hikmetse Şanlı Türk Ordusu’nun bir ferdi olan
babasına rağmen Çanakkale destanını “Gallipoli” adıyla “Anzakların gözünden”
belgeselleştirmişti. Darbe planlarını babası ile paylaşan Balbay “Kendini Anzak
sanmak Sendromu”nu da oğlu ile paylaşarak “Çanakkale'den Avustralya'ya ANZAK
TÜRKLERİ” adlı kitabı ile bunu birde
duyurur… Nede olsa Çanakkale savaşında mağdur olan sırf işgal devletleri
istiyor ve çıkarlarına yarayacak diye hiçbir savaşı ve alıp veremediği yokken
yurduma saldırmak için ta Avustralya’dan gelen Anzaklar ’dır. Vatanseverliğinizin ve demokratik
bilincinizin gözlerimi yaşarttığını söylemeden geçemeyeceğim sayın Örnek
ailesi…
Yaşadıklarından
öğrendiği bir şey var vardır Behramoğlu’nun… Ve yıllarca devlet erkânı ile yaşamaktan da
benim öğrendiğim bir şey vardır; bir suçu asla tek kişi işlemez… Her zaman suç
bir grubun ortak hareketinden çıkar. Gün gelir grup üyelerinden biri/birileri
deşifre olma tehlikesi ile karşılaşırsa kendisi apar topar “emekliliğe” sevk edilir.
Mevki sahipleri alelacele emekli
oluyorsa bilin ki bunun altında bir çapan oğlanı yatıyor ve biri o oğlanı fena
rahatsız ediyor…
“İyide
herkes bir şeyler yazıyor, birileri sürekli bir şeyler konuşuyor… Kime
inanalım? Biz kendi gözümüzle görüp işitmedik ki” diyebilirsiniz… Hatta dediniz
bile… Bende darbe günlüklerini okumadım, Örnek’li toplantılara katılmadım ama
gördüklerim duyduklarım darbenin bir söylenti olmadığına inandırıyor beni…
2003
yılında çok yakından tanığım bir Binbaşının söyledikleri dün gibi kulaklarımda
çınlıyor : “İmama, polise durmadan zam yapan ekstra ücretler ödeyen hükümet
askeri zor durumda bırakıyor. AKP iktidarına karşı sabır tükeniyor. Albaylar ve
Binbaşılar düzeyinde gruplaşmalar çoktan başladı. Demedi deme darbe kapıda… Bir
sabah uyandığında her şey değişmiş olabilir.” Bunları hatırlayınca bir çok kişi gibi sözü
edilen darbe planlarını 80 ihtilaline değil 60 ihtilaline benzetiyorum. Hem de
pek çok bakımdan…
Aynı
dönemlerde yurt dışında yaşayan askeri ve siyasi birçok araştırmanın içinde
olan bir başka rütbeli arkadaşım da darbenin kapıda olduğunu, ancak bu kez
SİVİL DARBE yapılacağını anlatırdı. Asker
80 sonrası bir fiil darbenin içinde olmaktan yana değildi. Darbenin demokrasiye
sekte vurması yüzünden askerin halk gözündeki güvenirliği ve sempatisi değer
kaybediyordu. Hükümete haddi bildirilecekse bu Üniversite öğrencileri ve sivil
toplum örgütleri kullanılarak sivil taraftan yapılmalıydı.
O
yıllarda pür dikkat ha oldu ha olacak diye darbe bekçisi kesilmeme rağmen en
ufak bir kıpırdanma bile hissetmemiştim. Zannımca cunta birlikleri kendi içinde
çatlaklar vermişti ve Çetin Doğan emekli olmadan az evvel sarıkız açığa çıkmış,
girişim boşa gitmişti…
Planların
ne olduğu hükümet tarafından öğrenilmiş ve karşı bir plan oluşturulmuştu.
Üniversiteler ve Sivil Toplum Örgütleri cuntanın eline geçmeden hükümetin eline
geçmeliydi… Bütün deliller bir gün lazım olup leyhte kullanılmak üzere itina
ile rafa kaldırılarak saklandı. Herhangi bir çatlak sesin çıkmaması ya da
herhangi bir kötü sızıntının olmaması için cuntacılara yasal işlem yapılmadı
aba altından sopa gösterilmedi. Rutin “devlet içinde örtbas” prosedürü
uygulanarak emekliye ayrılmaları sağlandı.
Darbe
iddialarının çıkış noktası olan Ergenekon davasında çok daha ilginç detaylar
var. Savcı Zekeriya Öz, Ergenekon’u Agartha’ya bağlamış. Agartha, Atlantis ve
Mu’dan kalma bir bir efsane. Efsaneye göre Atlantis’in ve Mu’nun yokolmasından
sonra bu iki efsane ülkenin bilidamaları ve önde gelenleri Agartha’yı
kurmuşlar. Yerini kimse bilmemekle birlikte Orta Asya’da dağların altında
kurulmuş bir yeraltı ülkesi olduğu varsayılıyor. Yeri net değil. Altay
dağlarının, Himalayaların, Pamir dağlarının altında bir yerlerde. Bazı
isimlerin Agartha’lı oldukları da iddialar arasında. Ünlü matematikçi Pitagoras
gibi… Ergenekona “Erkenkondu” diyen bir TV dizisinde Ergenekon başkanına da
“Pisagor” dendiğini hatırladım birden… Sanırım Dizinin senaristi de bu Agartha
konusuna yabancı değil…
Bir
başka şaşırtıcı benzerlik ise Ergenekon merkezi olduğu iddia edilen Agartha ile
fitne ve fücurun kaynağı ve kıyamet alametlerinden biri olarak bilinen Ye'cüc ve Me'cüc arasında… Kuran’da Yecüc-Mecüc, Tevrat ve İlk
Ahit'te Gog-Magog olarak bahsedilen devler ve cüceler olarakta tanımlanan bu
toplumun Zu'l-Karneyn tyarafından hapsolundukları yer olarak tahminler yine
Altay ve Himalaya Dağlarını
gösteriyor. Gelişen tüm teknolojiye
rağmen bu bölgeler arasında böyle bir topluluğa rastlanılmadığına göre beklide
sanıldığı gibi bir bend içinde değil tamda Agarta gibi dağların altında bir
yerdedirler…
Görüyorsunuz ya
senaryo yazmak hiçtezor değil… Bir kere
soyunmayın bu işe her yerden bir bağlantı kurabilir, bir ilişki bulabilirsiniz… Ama gerçek bir tanedir…
Gelelim suikast iddialarına... Türkiye
Cumhuriyeti tarihinde ilk suikast 11 Temmuz 1978’de düzenlenmiştir. 12 Eylül ihtilali öncesi tam 11 suikast
yapılmış ve ihtilalle birlikte şıp diye kesiliveren arkası 1990’lı yıllarda
hortlamıştır. 2007’ye kadar süren bu
hortlama şimdilik Hrant Dink cinayeti ile son bulmuştur. 1978’de ne oldu acaba diye hiç düşündünüz
mü? Bana göre olan şey 1978’de değil çok
daha önce olmuştu. Olay çok partili
hayata geçişle başlamıştı… Herkesin bildiği gibi maalesef Türk Halkı aldım-verdim
oyunu oynamamış oyunu hep sağ partiden yana kullanmıştır. Derken Türk siyasi hayatı gelişme yerine
karmaşa ve kargaşaya kucak açmıştır.
Halk sağı seçtikçe cunta solu dayatmıştır…
Nihat Erim--------------->Evinin yakınında vurularak öldürüldü!
Muammer AKSOY------->Evinin
yakınında vurularak öldürüldü!
Çetin
EMEÇ-------------->Evinin yakınında vurularak öldürüldü!
Turan
Dursun----------->Evinin yakınında vurularak öldürüldü!
Bahriye
ÜÇOK ---------->Evinin yakınında bomba patlatılarak öldürüldü!
Uğur
MUMCU------------>Arabasında bomba patlatılarak öldürüldü!
Ahmet
Taner KIŞLALI ->Arabasında bomba patlatılarak öldürüldü!
Ali
Gaffar Okkan-------->Arabasında vurularak öldürüldü!
Genele bakıldığında suikastlar evlerinin
yada işlerinin yakınında, bazen de arabalarında yapılmıştır. Tabi amaç
birilerini susturmaksa… Şayet amaç dikkat dağıtmak ya da şöhret olmaksa o zaman
kürsüde kurşun yağdırırsınız… Evinden çıkıp TBMM yolunu tutan birinin hele ki
bu Bülent ARINÇ ise nerelerden geçeceğini hangi saatte geçeceğini kestirmek
için ya da öğrenmek için ne müneccim olmanız gereklidir nede istihbarat ajanı…
Devleti içten çöktürecek kadar detaylı ve ince iş yapan Ergenekoncular böyle
bir görevi yapmak için bu kadar beceriksiz askerleri kullanıyorsa korkacak bir
şey yok demektir zaten… Zira iki adresi ezberleyemeyen, Ağca gibi bir adamın
bile çokta kolay yaptığı suikast işini yapabilmek için krokiler çizen bir iki
askerle ne hükümetler devrilir ne de devletin temeli çürütülür…
Kan
kokusu ağırdır. Bir kere içinize doldumu önce taşar sonra taşkın sesi gecelerce
kulaklarınızda çınlar… Kan akıtmak, baş
yarmak için değil! Göz çıkarmak için değil! Dosdoğru olması gereken yere koymak
için taşları ele almak gerek…İşte o vakit görecek güzel günlerimiz olacaktır!
Vicdan
sahibi olamamışların hayatımızda da olmadığı günlerin özlemi ile hepinize
darbesiz, bol demokrasili günler dilerim…